Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
°C

Risaley-i Halidiyye

21.01.2012
9
A+
A-
Risaley-i Halidiyye
Reklam
İçindekiler
  1. Mukaddime
  2. Niyet Edebi
  3. Râbıta Edebi
  4. Mürşid Huzurunda Bulunma Edebi
  5. Mürşid ile Konuşma Edebi
  6. Mürşide Hizmet Edebi
  7. İhlâs, Feyz Almak İçin Kalbi Hazırlama
  8. Vird, Hatim, Ziyaret Edebi
  9. Sülûk ve Mücâhede Edebi
MUKADDİME 
Bismillâhir-Rahmânir-Rahîm.
Elhamdü lillâhi Rabbil-àlemîn. Ves-salâtü ves-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Ashàb-ı bâtından, yâni içleri temiz ve kemâle ulaşan bahtiyarlardan ve enbiyâ aleyhimüs-salâtü ves-selâm hazretlerinden feyz alabilmek, iki veya üç şeye bağlıdır. Bunlardan biri ihlâs, biri edeb, biri de ehlullaha muhabbet etmektir. Feyz ancak ehlullahın kalblerinden alınır. Onların kalbleri feyz ile doludur.
Bir müridin kalbi ihlâstan ârî, boş ve çıplak olursa, veyahut evliyâullah hakkında edebe mugayir hareketleri bulunursa, bu gibilere o velîlerden ne feyz gelir, ne de onların gönülleri onlara meyleder.
Muhabbet, feyzin artmasına başlıca sebeptir. bir müridde bu üç şey ne kadar çok olursa, feyzin de o kadar artacağında hiç şüphe yoktur. Feyz alabilmenin birinci unsuru, mürşide muhabbettir. Ancak, bu muhabbetin sun’î ve tekellüfsüz, yâni gösteriş veya zorlanmakla değil, sıdk ve yakîn üzere olması lâzımdır.
Zira muhabbet, müridin içinden mürşidin içine akan bir nehr-i mânevî ve derûnî bir akıştır. İşte bu mânevî muhabbet ve akışla, mürşidin içinden (bâtınından) devamlı feyz alabilmek imkânı hàsıl olur. Bu nehr-i mânevînin genişliği ve feyzin çokluğu, müridde olan muhabbetin az veya çokluğuna göredir.
Bazan muhabbetin artması sebebiyle, müridin kalbi mürşid tarafına teveccüh eder ve belki muhabbetin galebesiyle, mürid şeyhinde fânî olup şeyhinin ahvâli bir anda müridin kalbine akseder; aynaya geçen insanın aynada göründüğü gibi.
Muhabbet, edeb ve ihlâsı da müstelzimdir. Çünkü muhabbet eden kimse, sevdiği kimseye karşı edebe ve ihlâsa riayet edegelmiştir. Muhib olan kimsenin, sevdiğinde ayıp ve noksan görmesine ihtimal yoktur. Aksi takdirde ihlâs ve yakîni mahvolur. Çünkü muhabbet, ihlâs ve edeb, hakîkatte Cenâb-ı Vâcibül-Vücud Hazretleri tarafından gelir. Bu sebepledir ki, her makama göre münâsib bir edeb vardır. Tasavvuf ise tamâmen edebden ibarettir.
İmdi mürşid hakkında riayeti lâzım olan edeb birkaç vech üzeredir:
1. Niyet edebidir.
2. Râbıta edebi ve hizmet-i şeyh edebidir.
3. Mürşid huzurunda bulunma edebidir.
4. Mürşid ile konuşma edebidir.
5. Şeyhine hizmet edebidir.
6. Feyz alabilmek için kalbini hazırlamak, ihlâs ve taleb edebidir.
7. Vird ve hatim edebidir.
8. Sülûk ve mücahede edebidir ki, aşağıda beyan edeceğiz.
NİYET EDEBİ 
Niyet, dinin usüllerinden büyük bir asıldır. Bütün ibadetlerin kökü mesâbesindedir. Buna,
(İnnemel-a’mâlü bin-niyyât)
[Ameller niyetlere göredir.] hadis-i şerifi kuvvetli bir delildir. Amellerin makbul olması için niyet şarttır. Nitekim;
(Niyyetül-mü’mini hayrun min amelihî)
[Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.] hadis-i şerifi de bunu pek güzel izah etmektedir. Ve yine iki cihan serveri, sevgili
Peygamberimiz Efendimiz;
(Ve innemâ liküllimriin mâ nevâ, femen kânet hicretühû ilallàhi ve rasûlihî, fe hicretühû ilallàhi ve rasûlihî)
[Muhakkak ki her kişi niyetlendiğini bulacaktır. Kim Allah’a ve Rasûlüne hicret ederse, onun hicreti Allah ve Rasûlünedir.] buyurmuşlardır.
Buna göre bir işe başlarken, her şeyden önce niyet ve ihlâs şart ve mühimdir. Niyet hàlis olmadıkça o işten hayır beklemek boşunadır. Niyette ihlâs olmadan kurbiyyet mümkün değildir. Zirâ ihlâs olmadan kurbiyyeti elde edeceğini zannedenlerin kazancı ancak Hak’tan uzaklaşma olur. Rızâ-yı Bârî’yi kazanayım derken, ukûbete ve felâkete düşer. Nitekim mürâîlerin hali bu kàbildendir.
İhlâs her amelde vâcib olduğu gibi, bilhassa kalbe ait amellerde daha mühimdir. (El-amelül-kalbiyyü küllühû niyyetün)
“Kalbin her ameli niyettir.” buyrulmuştur.
İradesinde sadık olan mürid için niyetin edebi odur ki, vech-i kalbini şeyhi vasıtasıyla Cenâb-ı Zât-ı Akdes Hazretleri’ne tevcih ile, Zât-ı Bârî’yi kasd eyleye… Yâni niyeti, dünyavî ve uhrevî garaz ve ivaz ve ahvâl-i bâtıniyye husûlü için; kurbiyyet, velîlik, kerâmet, ermişlik ve sâire gibi mâsivallah olmaya… Tek şart şudur ki, o teveccüh edâ-yı ubûdiyetle, hàssaten Hazret-i Allah için ola…
Müridin Zât-ı Bârî’ye teveccühü anında sıfat-ı ilâhiyyeye teveccühü sahih olmaz demişlerdir. Zâte teveccüh künh ve hakîkat itibârıyla değildir. Zirâ künh ve hakîkat itibarı haramdır. Bu teveccüh, muhabbet-i zâtiye sahibi olanlara mümkün olur. Çünkü onlar için kahır ve lütuf müsâvîdir.
Nitekim, (Küllü mâ sadere minel-habîbi habîbün)’dür
[Sevgiliden sadır olan her şey sevgilidir.]
Ve şeyhi imtihan kasdıyla olmayıp, ancak rızâ-yı Bârî için olmalıdır. İmtihan kasdıyla yapanların hiç de iyi kimseler olmadıkları bildirilmiştir.
Ve keramet görmeyi de kasdetmemelidir. Zira velîlikte keramet şart kılınmadı ve keramet şeyhin efdal olmasına alâmet olmaz. Bazan da şeyh efendiye keramete izin verilmemiştir. Şeyh efendi de keramet aramak, ona inanmamak ve teslim olmamak demektir. Yâhut, şeyh kerameti izhara lüzum görmemiştir de, onun için izhâr-ı keramet etmez. Bir istikàmetin bin kerametten efdal olduğunu da hiç unutmamalıdır.
Cenâb-ı Hakk’ın kulunda başlıca istediği şey, istikàmettir. Cenâb-ı Hak cümlemizi istikàmetten ayırmasın, âmîn… Nitekim
Cenâb-ı Hak da;
(Kulillàh, sümmestekım)
[Allah de, sonra istikàmet üzere ol!] buyurmuştur.
RÂBITA EDEBİ
Râbıta edebi, mürşidin ruhaniyetine ve onun hemen iki gözü arasına teveccüh etmektir. Çünkü, “Onun hayal hazinesi iki gözünün arasıdır.” demişlerdir. Buradan şeyhinin ruhàniyetine nazar etmektir. Orası menba-ı feyzdir.
Mürid bu suretle tazarru ve niyaz ile tevessül ettiği halde, mürşidin ruhaniyetini iki gözü arasına dahil ede ve oradan kalbe, kalbin derinliğine yavaş yavaş ine ve hayalinden gayb etmeye. Belki kendi nefsinden gàib ola. Zira kalbin derinliğinin sonu yoktur ve seyr-i ilallah dâimâ kalben hàsıl olur. Maksad Zât-ı Bârî’dir. Râbıta ise seyr-i ilallaha vesîledir.
Râbıtaya delil çoktur. Kitab, sünnet ve kıyas ile sabittir:
(Vebteğû ileyhil-vesîlete)
[Ona (Allah’a) yaklaşmaya vesîle arayın!] (Mâide: 35)
(Kul in küntüm tuhibbûnallàhe fettebiûnî)
[Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, bana (Rasûlüllah’a) itaat edin!] (Âl-i İmran: 31)
Hazret-i Hàlid’in [Mevlânâ Hàlid-i Bağdâdî] râbıtayı isbat sadedinde ayrı bir eseri vardır ki, yirmi kadar delil serdederek isbat etmiştir.
Hazret-i Sıddîk-ı Ekber RA, bir gün Hazret-i Rasûl-ü Ekrem SAS’e şikâyette bulunmuşlar, “Bihasebir-rûhàniyye helâda bile hayâlimden çıkmıyorsunuz.” demişlerdir. Mûmâileyh, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz Hazretleri’nden bu sebeple hayâ ederlerdi.
Memnu’ olan râbıta, ancak nefs-i vesâili maksûdun biz-zât kılmaktır; yâni vasıtayı gàye sanmak, ona takılıp asıl maksadı unutmaktır. Lâkin meşrû râbıtada hal hiç de böyle değildir. münkirler bunu temyiz ve tefrikten acizdirler.
Mürşidin hizmetine devam âdâbı birkaç nev’ üzeredir:
1. Abdestli olmak,
2. Bütün günah ve kusurlarından ve gafletten 15 kere veya daha ziyade istiğfar etmek,
3. Fâtiha ve İhlâs-ı Şerif okuyup mürşidinin ruhàniyetine hediye etmektir. Bunu yola çıkmadan yapmak, yol esnasında kalbini mürşidin kalbine tam bağlamak, ihlâs ve muhabbet üzere, gayet tazarru ve inkisâr-ı kalb ile olmasına dikkat ve riâyet eylemek; ve mürşidinin rûhàniyetinin kendisi ile beraber olduğuna iman ve inancı tam olmaktır. Çünkü ruhàniyet için yakınlık ve uzaklık, madde ve müddet yoktur.
Binâen aleyh, ruhàniyetin huzuru, müridin huzur-u kalbi ile beraberdir ve ruhàniyet göz açıp kapayacak kadar zamandan daha sür’atlidir. Belki makbul bir müridden, gerek yakaza ve gerek uyku halinde de ruhaniyyet-i mürşid devamlı olarak ayrılmaz. Mürşid maksûda vesîle olduğu için, “Mürid mürşidini, göz açıp kapayacak kadar zaman miktarı hayalinden gayb etse, mürid olamaz!” denilmiştir. (Risâle-i Hàlidiyye, s. 8 )
Peygamberimiz SAS Hazretleri’nin devâm-ı müşâhedesine sebep olan haslet budur. Zira fenâ fiş-şeyh olmak, Rasûlüllah SAS’de fânî olmaklığa ve bin-netice fenâ fillâh’a mukaddimedir. Bu sebepten bazı erbâb-ı fakr demiştir ki:
“–Eğer Rasûlüllah SAS Hazretleri tarfet-i ayn miktarı [bir göz yumup açıncaya kadar] bizden muhtecib olsa, yâni görünmese, hicablı bulunsaydı, kendimizi müslimler zümresinden addetmezdik.”
Ne kadar mânâlı bir söz!
Rasûlüllah SAS’i her yerde ve her zaman mânâ gözünün önünden ayırmamalı ve onun en ufak bir sünnetini de ihmal etmemelidir. İşte o zaman müslümanlığın ne demek olduğu anlaşılır ve lezzetine doyum olmaz ves-selâm.
MÜRŞİD İLE HUZURDA BULUNMA EDEBİ 
Feyzin gelişi bunu bağlıdır. Bu da iki kısımdır; biri zàhiren, biri de bâtınendir.
Bihasebiz-zàhir huzur edebi odur ki, mürid mürşidinin yüzüne bakmayarak, huzurunda boynunu büküp şöyle durmalıdır: Sanki sultandan kaçan bir köle tutulup sultanın huzuruna getirildiği vakitteki gibi. Ve o dâimâ huzû ve huşû üzere ola ve mürşidin emri ve izni olmadıkça oturmaya ve iktizà-yı şer’î veya tarîkatte bir müşkülü olsa bile, mürşidin izni olmadıkça kendiliğinden söze başlamaya, cevap vermeye, kalkmaya ve huzur-u mürşidde hazır olanlarla tekellüm etmeye… Her ne kadar ihtiyar ise de, tekellümden son derece sakına.
Vay vay bu ahir zaman dervişlerine! Ne edeb, ne de saygı var!.. Bazan ıslık çalacak kadar cür’etkârlarına rastlanıyor. Huzur-u şeyhte lâubâli konuşmalar, seslerini yükseltmeler, tenkitler, gıybetler, hattâ tahakkümler de görülen hallerdendir. Aman yâ Rab!..
Aşık olan kimse mâşukunun gayriden müstağni olduğu halde nasıl durursa, öylece durup mecliste olanlara kat’iyyen iltifat etmeye… Zira müridin mürşidine taaşşuk ve tâzimi, Hak Teàlâ için olduğundan, ona taaşşuk ve tâzim hakîkatte Hazret-i Allah Celle ve A’lâya’dır.
Ve dahi sâkit ve sâkin gözlerini yummak sûretiyle, feyz alabilmek için tazarrû ve niyazla, mürşidin bâtınına müteveccih ola… Vel-hàsıl mürşidini Rasûlüllah SAS’in nâibi ve hükm ü tasarrufta sultan addeyleye ve mürşidine olan muamelesi Rasûlüllah SAS’e veya sultana, padişaha, reisicumhura olan muamelesi gibi ola.
Heyhàt kendisini dervişim diye aldatan zavallılara!.. Zira hadis-i şeriflerde Efendimiz SAS:
(El-ulemâü veresetül-enbiyâ’)
[Alimler peygamberlerin varisleridir.]
(El-àlimü fî kavmihî ken-nebiyyi fî ümmetihî) [Alim kavmi içinde, ümmeti içindeki peygamber gibidir.]
(Ulemâü ümmetî ke-enbiyâi benî isrâil) [Ümmetimin alimleri Benî İsrâil’in peygamberleri gibidir.] buyurmuşlardır.
Erbâb-ı tahkîk indinde bu hadisin hakîkatı odur ki; ulemâ zâhir alimleri değil, ilmiyle âmil olan àrif-i billâhlardır. İlmiyle âmil olmayan alimleri ise, kitap taşıyan merkeplere benzetmişlerdir. O halde âmil olan alim ile, âmil olmayan alim arasında çok büyük bir fark meydana çıkmaktadır. Bundan dolayı ikincilerden arslandan kaçar gibi kaçmak lâzımdır. Bu hususta vârid olan hadis-i şerifler pek çoktur, pek de acıdır. Hattâ ehl-i cehennemin bunlardan Allah Celle ve A’lâ’ya sığınacakları bildirilmiştir. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu fenâ akıbete düşmekten emin buyursun… Âmîn, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm.
Ammâ bihasebil-bâtın huzur edebi odur ki; mürşid huzuruna vardıkta kalbi gàfil olmaya, veyahut kalbinde çeşitli hatıralar, vesveseler veya imtihan, itiraz, nefsinde muhabbetsizlik gibi kerih bir şey bulunmaya… Zira bunlardan birisi veya hepsi, kalb-i mürşidin müridden nefretini mucib ve mürşid nazarından sükûtunu, gözden düşmesini müntic olur. Çünkü her müridin mürşidin kalbinde yeri vardır. Ve dahi denilmiştir ki:
“-Mürşidin gözünden düşmek, yedi kat gökten yere düşmekten daha beterdir. Yâni gökten düşmek, mürşidin gözünden düşmekten daha hayırlıdır.”
Ehlullah nazarından sâkıt olmak, Hakk’ın gözünden düşmeğe sebep olur. Öyle ise huzur-u mürşidde gafletten uzak olarak, vukûf-u kalbîyi muhafaza ile bâtınından feyzi tàlib olarak, kalbini mürşidinin kalbine muhabbet ve tazarru ile rabt edip, onun teveccüh ve iltifatına muntazır ola… Güneşin ziyasının bütün alemi kapladığı gibi, mürşidin feyzinin de bütün ufku doldurduğuna yakînen itikad ederek, müridin talebine muntazır olduğunu idrak etmesi lâzımdır.
Her ne kadar feyzi idrak etmese dahi, yine itikadı bozulmaya. Zira şart olarak müridin mücerred itikadı ve vüsûl-ü feyze hüsn-ü zannı kâfîdir.
Ehl-i dünyanın huzur-u mürşidde dünyadan bahisleri müride zarar vermez. Huzur-u mürşidde oturmağı uzatmamalı; zira mürşidin kalbinde nefret ve usanç uyandırabilir. (Eazenallàhu teàlâ an zâlik.)
Ve mürşidinin bâtınından gàfil olup, zâhiri ile meşgul olmaya… Çünkü mürşidin zâhiri ehl-i zâhir, bâtını da ehl-i bâtın içindir. Mürşidin başka kimselerle meşgul olmasına bakıp da, “Benden gàfildir, benimle alâkalanmadı; ben ondan nasıl istifâde ve istifâza edebilirim?..” dememeli ve bunu hatırına bile getirmemelidir. Çünkü mürşidin halk ile meşguliyeti, kendini Hak’tan alıkoymaz ve bütün müridleri onun kalbinde birer hardal misâlidir.
Ve şeyhini emsâlsiz bilip, “Şeyhim olmasa, beni Rabbime îsâl edecek yeryüzünde kimse bulunmaz!” demelidir. Kimsenin ta’n ve levminden korkmaya ve mürşidinden son derece korku üzere ola… İnâyet ve himmetinden ümidini kesmeye.
Müridin mal ve evlâdından, hattâ ruhundan ziyade şeyhine muhabbet eylemesi lâzımdır. Kendi saadet ve selâmeti mürşidinin rızasında; şekàvet ve felâketi de şeyhinin gadabından olduğunu bilmelidir. Ve hattâ mürşidini, mürşidinin şeyhi üzerine takdim etmelidir. Şeyhinin gözünden düşmek, şeyhinin şeyhinin… de ve müteselsilen Rasûlüllah SAS’e kadar bütün sâdâtın gözünden düşmesini mûcib olur. Ve dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın gözünden de düşmesine sebep olur.
Gerek mürşidinin huzurunda, gerek gıyabında, yâni olmadığı zamanda dahi, onun kahır ve satvetinden sakınmak ve uyanık bulunmak gerektir. Zira ehlullah, cevâsîs-i kulûb’durlar; Hak Teàlâ onları müridlerinin bütün ef’al ve hareketlerine ve hatıralarına muttalî kılar. Gerçi müridlerine söylemeleri nâdir olur ama, müridin her hali ona mâlûmdur.
Mürşidin gülmesine ve zâhirde hüsn-ü muamelede olmasına aldanmamalı ve kendisinden zâhir muamelesinin kesilmesini rica etmelidir ve mürşidden tâzim ve hürmet beklememelidir. Zîrâ mürşidin tâzimi müride semm-i katildir, yâni çabuk öldüren bir zehirdir. Bu hal müridi yabancı bilmesinden ileri gelir.
Mürşidin müridi tahkiri, onu terbiye içindir; tahammül ve sabretmek gerektir. Zîrâ müridler bütün hallerinde imtihandan hàlî olmazlar.
Hattâ hikâye olunur ki, bir şeyh müridine yatak ve misafir odasını hazırlamasını ve kadınlar arasında bulunan filanca hanımı çağırıp, odada onları bir saat yalnız bırakmasını ve kapıda bekleyip başkalarının girmesine mânî olmasını tenbih eder.
Bunun üzerine mürid hiç itiraz etmeden vazifesini yapmış, feyzine de hiçbir zarar gelmemiş; ve odadan çıktıkları zaman, o hanımın şeyhin kızkardeşi olduğunu anlamıştır. Şeyh efendi müridine demiş ki:
“-Benim fiilimi gördün, bundan sonra sende bir şey kaldı mı?..”
Mürid cevap vermiş:
“-Evet, ben eskisi gibi feyz buluyorum ve itikad ederim ki, sizin fiiliniz hikmet ve maslahattan hâlî değildir ve buna her an şahidim vardır.” demiş.
Müridin bu sebatını gören şeyh efendi, onu tahsin edip:
“-Aferin oğlum! Git o hanıma sor ki, bana bir karâbeti filân var mıdır?..” demiş.
Mürid kat’iyyen böyle bir şeye cesaret edemeyeceği ricasında bulunmuşsa da, şeyh efendi:
“-Hakîkatı bilmeniz için sormanız lâzımdır.” deyince, mürid bil-mecbûriyye gidip hàtuna sormuş. O da:
“-Hazretin hemşiresiyim, uzaklardan ziyareti için geldim. İçeri girmeye fırsat bekliyordum.” demiş ve hakîkat da meydana çıkmış.
İhvân-ı din, şeyhin kendisinde görülen bu gibi hàlâta hemen itiraz etmemeli, sû-i zan etmişse der-àkab tevbe ve istiğfar etmelidir. Zîrâ bu gibi havâtır zehirdir.
Ehlullaha itiraz kapılarını açanların, sû-i hàtime ile ahirete göçtükleri erbâb-ı keşif ve ehl-i hakîkat tarafından bildirilmiştir.
Ehlullaha itiraz eden kimselerin muhakkak küfr üzerine ölecekleri bazı kitaplarda yazılmıştır Allah-u Teàlâ cümlemizi nefsin ve şeytanın şerlerinden emin eylesin…
Eğer mürid şeyhinde zâhiren şeriata muhalif bazı şeyler görürse, Hazret-i Mûsâ AS ile Hızır AS arasında vâkî muameleyi hatırlaması gerektir; çocuğun katli ve geminin delinmesi gibi. Bu onun ma’sıyetten kurtulmasına sebep olur. Çünkü velîlik için ma’sıyetten halâs şart değildir. İsmet ancak peygamberlerle büyük velîlere mahsustur. Velîlikte ma’sûmiyyetin şart olmadığına delil, ashàb-ı kiramdan bazıları hakkında hudûd-u şer’iyyenin icrâ edildiği ve bâhusus, ashàb-ı kiramın ednâsı dahi velîlerin a’lâsına fâik olduğudur.
Bâyezid-i Bestâmî Hazretleri’ne, “Şeyh zinâya giriftar olur mu?” diye sormuşlar da; “Evet.” demiş. Yalnız günaha ısrardan mahfuzdurlar, derhal tevbe ve istiğfar ederler. Ve bazan ma’sıyet sebebiyle çok tazarru ve niyâz edip nedâmet ve pişmanlıkla beraber çok ağlarlar. Bu sûrette hem ücub (kendi amellerini beğenip güvenmek) felâketinden kurtulur, hem de derecelerini arttırırlar.
İbn-i Atâ, Hikem’de demiş ki:
(Ma’sıyyetün evreset züllen venkisâren hayrun min tàatin evreset izzen vestikbâren)
“Zillet ve inkisâr-ı kalbe sebep olan bazı ma’sıyetler, izzet ve büyüklük getiren tàatlerden hayırlıdır.” Zîrâ:
(El-ucübü hicâbüt-tevfîk)
“Kendini beğenme, gurur ve büyüklenme gibi haller, insanın tevfîkàt-ı ilâhiyyeye mazhariyetine mânî olur.”
buyrulmuştur. Bu sebepten, tevbekâr velî ma’sum olan velîden efdaldir, eğer sıfat ve amellerde müsâvî olursa…
Lâkin bugün insanlar, sàhibüt-tasarruf olan ve âsârı dâimâ görülegelen bir mürşidi, leziz yemekler yediği, soğuk su ve şerbetler içtiği, güzel elbiseler giydiği için, derhal itiraz edip inkâr yollarına saparlar. Ama bugünün mürşid geçinenleri, ekseriyetle şeyh taslakları kimseler olup, bunlar serap gibidir; kendileri de, etrafına toplananlar da susuzluktan mahvolurlar.
Bunlar idrakten aciz oldukları için, kendi kendilerine şeyh oluverirler. Halbuki bu gibiler mürid bile olamazlarken, zaman bunları bu hale sokmuştur. Riya, ücub, kibir ve gurur her taraflarını sarmış, kendilerinin bile tutacak tarafları kalmamıştır. Sırf çenelerinin kuvveti ve sözlerinin câzibesine kapılan zavallılara ne demek lâzımdır, bilmem.
Kendileri bu halde olan kimseler şarâb-ı hakîkîyi nasıl verebilirler?..
Netice, hakîkî mürşide itiraz ve inkâr, kendi reyine itimaddan ve “Böyle velî olur mu?” diye aklıyla riyâzet sahibi velî icad etmekten neş’et eder. Halbuki evliyâullahın avâma ve adete muhalif halleri olsa da zarar vermez. Belki günah ve yasakları terkedip, ferâizle iktifâsı velîliğine münâfî değildir. Zîrâ İmam Müslim’in rivayet ettiği bir hadis-i Peygamberîde, Nu’man ibn-i Kavfel’in,
“-Menhiyattan ictinâb, yâni terk edilmesi lâzım olan şeyleri terk ile, ferâize iktısâr eylesem cennete dahil olur muyum?” diye sualine;
“-Evet, dahil olursun.” buyurmuşlardır.
Ve yine Efendimiz SAS:
(İnnemâ ene beşerun mislüküm ağdabü kemâ yağdabül-beşer)
[Ben de sizin gibi bir beşerim; beşerin kızdığı gibi ben de kızarım.] buyurmuştur.
Ve bir hadîs-i kudsîde:
(Evliyâî tahte kıbâbî lâ ya’rifühüm gayrî)
[Evliyâlarım benim kubbelerimin altındadır, onları başkası bilmez.]
buyrulur. Burdaki (kıbâb) lafzından murad, bazılarına göre ancak sıfât-ı beşeriyyedir.
“Bir velîde tasarruf görüldükten sonra, sünnetlerden bir sünneti terk eylediğinden nâşi, veya bir mubah-ı şer’îyi, yâni şer’an mubah olan, yemesinde, giymesinde yasak olmayan bir şeyi işlediği için itiraz etmek cahillikten neş’et eder.” demişlerdir. Mübaha itiraz ise, adet-i câhileyyedendir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’inde cahillerin adetlerinden bahsedip, İsâ AS hakkında ve dolayısıyla bütün peygamberler hakkında da cârî olan bir ayet-i celîlede:
(Mâli hâzer-rasûli ye’külüt-taàme ve yemşî fil-esvâk)
buyurur.
Yâni o zamanki cahil insanlar, peygamberlerine karşı: “Bu nasıl peygamber? Hem yemek yer, hem de sokak ve çarşılarda gezer; böyle peygamber olur mu?” demek isterler. (Furkan: 7)
Halbuki gerek peygamber ve gerek evliyâ, hepsi de beşerdirler; tabiat-ı beşeriyye onlarda da carîdir.
Mürid mürşidiyle yemek yemeye; esvabını giymeye; ona mahsus olan kâseden su içmeye; hayvanına binmeye, yerine oturmaya; meğer ki bunların herbirine izin vermiş ola.
Mürşidin cemî ahvâlini taklid etmeye… Bazı muhakkıkîn, “Taklid, zındıklığı mûcib olur.” demişlerdir. Zira ehlullahta bazı haller, işler olur ki, mahz-ı kudretten neş’et eder. Bu da sekr-i mânevî ve mağlubiyet hasebiyledir. Onlarda bazı fiiller vardır ki, hüküm ve maslahat icabı olmuştur. Nitekim, Mansur ve Bâyezid-i Bistâmî (kaddesallàhu sirrahümâ)’da görülen haller sekr-i mânevîdendir. Hızır AS’ın çocuğu öldürmesi, hikmet ve maslahat icabıdır. Eğer bunların fiillerini bir kimse taklid ederse, mülhidlerden ve helâk olanlardan olur.
Mürşidin tekdir ve tehdidini ve azarlamasını kötü görmeyip, belki lütuf ve maslahat addeyleye… Ve çok tevbe ve istiğfar eyleye. mürşidinin vefatından sonra zevcesini almaya. Mürşidi hayvanına binmeden kendi hayvanına binmeye. Mürşidi inmeden evvel inip, ona yardım ede.
Mürşidin hizmetinde ise, ondan evvel uyumaya. Helâya giderken yakınında durmaya ve onun helâsına girmeye. Velhàsıl mürşidinin kullandığı hiçbir şeyi kullanmaya.
Mürşidine tâzimen, her ne sorarsa saklamayıp doğru söyleye, hattâ günahı ve kabahati olsa dahi… Kalbinde olan şeyleri de gerek mürşidi, gerek tarikatı hakkında, tevbe ve istiğfar ile gideremediği takdirde, onların def’i için mürşidinden başkasına söylemeye ve ancak mürşidine söyleye… O hatıra kalbinde oldukça feyiz kapıları kapanır. İç hallerini de yalnız mürşidine söyleye.
Mürşidinin sevdiğini seve, sevmediğini sevmeye… Eh-i bid’atten ve erbâb-ı gafletten ve tarikatı inkâr edenlerden son derece kaçına… Müridlerin ecnebîlerden, yâni tarikat aleyhdarlarından ve şeriata aykırı giden ve muhalefet edenlerden, arslandan kaçar gibi kaçmaları ve ateşten sakınır gibi sakınmaları lüzumu rivayet olunmuştur. Zira bunların kalblerindeki kasvet, derhal müridin kalbine aK.S.eder ve hali perişan olur; gaflet, kasâvet, zikirde atàlet, tenbellik ve batàlet-i kalbe sebep olur. Ve bazan kalbi büsbütün zikirden men eder.
Ve dahi tarikatı inkâr edenin taamından yemeye. (Ya dini inkâr eden ehl-i fesadın yemeği yenir mi dersiniz?) Ehl-i inkârın yemeği, kırk gün feyiz kapılarını kapar. Ve ihlâs sahibinin yemeğini yiye. Lâkin onları pişirenlerin de tàhir ve abdestli olmaları lâzımdır. Ehl-i huzur olursa, daha efdaldir. Ve bu zikrolunanlar, o yemeklerin helâl ve şüpheden uzak olması suretindedir.
Yemekte ve içmekte bir lokma dahi olsa, israftan ve hırs ile yemek yemekten ve kalbi gàfil iken yemekten çok sakınmak lâzımdır. Zîrâ, “Gaflet lokması gaflet getirir, huzur ile yenen de huzur getirir.” demişler.
Ve dahi nefsini gadab ve gülmeden muhafaza eyleye… Çünkü bunlar nisbet nurunu söndürür ve kalbi öldürmekte suyun ateşi söndürmesinden daha sür’atlidir. Böyle gülme ve gadab etme hallerinde, derhal bulunduğu yerden uzaklaşmalıdır.
Menhiyattan fazla olarak her mâlâya’nîyi, yâni bir işe yaramaz faydasız sözleri ve işleri terk ede… Çünkü bunların hepsi kıyamet gününde huzur-u Hakk’a arzolunur. Zîrâ ömür aziz, vakit cevher-i nefîs, fırsat ganimettir. Melik-i Cebbâr’dan bir daha mühlet verilmesi mümkün olmadığını düşünerek, her lahzayı ondan enfes olan zikrullaha ve Hak ile huzura sarf eyleye… Belki nefsini kefeni üzerinde meyyit halinde ve mezara girmiş addedip, haline merhameten zikrullah ile meşgul olup dura…
Nitekim Peygamberimiz SAS Hazretleri, mürşidimiz, pîrimiz Ebûbekir RA (ruhum ona fedâ olsun) hakkında:
(Men erâde en yenzura ilâ meyyitin yemşî alâ vechil-ardı felyenzur ilâ ebî bekrinis-sıddîk)
“Yeryüzünde yürüyen bir ölü görmek isteyen, Ebûbekir’e baK.S.ın!” buyurmuşlardır.
Ve dahi:
(Kün fid-dünyâ bibedenike ve bikalbike fil-âhireti)
[Bedeninle dünyada ol, kalbinle ahirette…] buyurmuşlar.
Ve bu mânâya işareti zımnında üç kere buyurmuşlar ki:
(Kün fid-dünyâ keenneke garîbün ev âbiru sebîlin ve udde nefseke min ashàbil-kubûri)
[Dünyada bir garip gibi veya bir yolcu gibi ol ve kendini kabirdekilerden say!]
Hak Celle ve A’lâ Hazretleri ise:
(İnneke meyyitün ve innehüm meyyitûne)
[Şüphesiz sen de öleceK.S.in, onlar da ölecekler!] buyurmuştur. (Zümer: 30)
Mürşid ile huzurda bulunma bahsinde kayda değer bir edebi de not olarak zikretmekte fayda gördük. Bu edeb şudur:
Bilhassa toplantı ve sohbetlerde hazır olan ihvânın, üçer beşer guruplara ayrılarak mâlâya’nî nevinden konuşmalara dalmaları, toplantının esas gàyesine uygun düşmüyor, aynı zamanda edebe de mugàyir oluyor. Bu gibi sohbetleri ganimet bilip, büyükler tarafından yapılan irşadı beklemelidir. Şayet bir konuşma yapılmıyorsa bile, sükût ve huzur içinde feyz-i ilâhînin gelişine intizarla oturmak gerektir. Zamanı, vakti, hattâ kalbi lüzumsuz konuşmalarla öldürmemek lâzımdır. Bu edebe muhalefet edenleri uyarmak ve sükûte davet etmek de, orada bulunanların vazifelerindendir.
MÜRŞİD İLE KONUŞMA EDEBİ 
Müridin mürşid ile konuşacağı zaman, evvelâ usûlü vechile izin istemesi ve huzurunda hoşa gitmeyecek şeylerden sakınması, sesini gayetle yavaş ve hafif olarak çıkartması, yüksek sesle kat’iyyen konuşmaması gerekir. Hattâ köle ve uşakların efendilerinin huzurunda konuştukları gibi konuşa… Tekellümde edebe riayetle,
(Lâ terfaù esvâteküm)
[Sesinizi yükseltmeyin!] (Hucurat: 2) emr-i celîline riayet eyleye…
Mürşidin sözünü kalb ve lisanıyla tasdik edip, gerek lafzan ve gerek kalben, “Neden? Niçin? Hayır öyle değil, böyledir.” gibi sözlerle mukabele etmeye… Zîrâ erbâb-ı tahkîk, mürşidine bu gibi mukabelede bulunan müridlerin ebediyyen felâh bulamayacağını bildirmişlerdir.
Ehlullahta bazı ümûr vardır ki, hassaten kudret-i Hak’tan neş’et eder ve bazı ümur da hikmete mebnîdir. Onun için, mürşidin işlediği işten ve sebeb-i hikmetinden sual etmek edebe muhaliftir.
Mürşid ile konuşmak mutlaka caiz değildir, meğer ki bir müşkülünü halle veyahut halini arza mecburiyyet-i kat’iyye ola. Rüyasını ve keşfini söyleyip cevabını beklemeye ve istemeye… Mugayyebattan, yâni gaibden sormaya… İzhara ya me’zundur veya değildir, veya başka bir maslahata mebnî karışmamak lâzımdır.
Mürid olan kimsenin mürşidine inanması ve ondan sadır olan ef’alin hepsini tasdik eylemesi vacibdir. Ve dahi keramet efdaliyete sebep değildir. Efdaliyet ancak kuvvet-i yakîn ve irfandadır. Kerametin suduru ekseriya zâhidlerden ve muhiblerdendir. Arifler ise keramete itibar etmeyip, hayz-ı ricalden addederler.
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri buyurur ki:
“-Su üzerinde yürüyen kimseler vardır, amma onlardan çok yüksek ve efdal olan bahtiyarlar, susuzluktan ahirete göçmüşlerdir.”
Bunların hepsi Mebsûtât’ta mufassal yazılıdır.
Ve mürid yapacağı her işte mürşidinden izin isteye… Bunda bereket vardır. Cenaze, yıkayana nasıl teslim olursa, öylece mürşidine teslim olup kendi ihtiyarını ve isteğini terk eyleye ve mürşidinden hiçbir hal va malını saklamaya.
Bir yere gideceği zaman izin isteye ve gittiği yerden dönünce, mürşidinin evinin önünde durup yine onun izniyle evine döne.
Eğer mürşidi onun evine uğramışsa, tâzimde kusur etmeyip tekrar tekrar gelmesini rica ede… Onu teşyîde, yâni uğurlamada, o “Dön!” deyinceye kadar arkası sıra gidip, gözden kayboluncaya kadar orada durmalı, sonra evine dönmeli! Vel-hàsıl mürşidine, sultanlara lâyık bir tâzim ile tâzim eyleye.
Bu edebi bilenlerden sorup öğrenmeli!..
MÜRŞİDE HİZMET EDEBİ 
Bu hizmet ya beden veya mal ile olur. Beden ile hizmet odur ki, mürşide hizmet Rasûlüllah SAS’e ve belki Allah Celle ve A’lâ’ya râcî olduğuna itikad edip, o hizmeti kendisine Cenâb-ı Hak’tan bir nimet bilmeli; ve bu tevfîka mazhar ve o hizmete muhtas kılındığına memnun ve müteşekkir olmalı! Kalbinde bu hizmetten nâşi mürşidine, “Ben sana şöyle hizmet ediyorum!” diye imtinân etmemeli, yâni söylememelidir. Çünkü bu başa kakmak gibidir ve zehirdir, ecrini zâyî eder; bunu bilmeli ve inanmalıdır.
Hizmet edebi odur ki, mürşidin emrettiği nesneyi aslâ tehir etmeye, velev ki başının kesilmesi bahasına dahi olsa… Yalnız şeriat işleri müstesnâ.
Eğer bir şeye söz vermişse, helâk olacak olsa bile sözünden dönmeye… Kendi işleri üzerine mürşidin hizmetini takdim eyleye ve mürşidine hizmeti bir lahza bile tehir etmeye. Bile ki, mürşidin himmet ve mededi o hizmete imdad edip, onunla vücuda gelir. Ve hizmetinden hemen hàdim ve mümtesil, yâni hizmete memur olmaktan başka bir şey kasdı olmaya… Eğer kendisinde bir gönül hoşluğu veya velâyet ve sâire gibi bir garaz olursa, derhal tevbe ve istiğfar eyleye… Ve daha doğrusu bu ki, Hak Teàlâ kendisini sanki mürşidine hizmet için halk ettiğine itikad eyleye… Hattâ nefsini bile mevcud görmeyip, hizmeti ona nisbet eylemeye.
Mürşidin meclisinde oturmaya, yanında yeyip içmeye… Huzurunda başını açmaya ve uyumaya… Ve huzurunda namaza durmaya… Eğer mürşid namazda ise veya mescidde ise beis yoktur. Zaruret-i şer’iyye olursa da zararı yoktur. Meselâ; başka namaz kılacak yer yoksa, veyahut namaz vaktinin geçmek korkusu varsa… gibi.
Kendisini mürşidin hizmetine lâyık görmeye… Memur olduğu hizmetten nefsini aciz ve noksan bile.
Şeyhin muhtaç olduğu mesàlihi ve işleri, söylemesine hacet bırakmadan ve hatırına gelmeden yapıvermeğe gayret ve sa’y etmelidir. Zîrâ bu suretle şeyhini rahatlandırmış olacağından, mükâfâtı da o nisbette çok olur. Şeyhinin gönlünü fethetmeğe sebep olur ve belki müridin (hàdimin) mürşidinin kalbinin ortasında yer almasını mucib olur. Bu suretle de mürşidin bâtını müridin kalbine aK.S.edip, feyizde ziyade devam hasıl olur. Mürşidin hizmetini gàyet sürur ve beşaretle, sevinçle eda etmelidir.
Hoca Abdullah Herevî’nin K.S., hizmette bu evsaf ile muttasıf olup mürşidine hizmeti sebebiyle, tarifi mümkün olmayacak derecede sevgi ve makbuliyete eriştiği görülmüştür. Bütün halifeler buna gıpta edip, etraf ve civardan herkes emrine mutî ve münkàd olmuşlardır.
Mürşide mal ile hizmet edebi oldur ki; Cenâb-ı Hak Sübhànehû ve Teàlâ’nın kendisine verdiği cemî mal ve evlâdın, alem-i ezelde mürşidin ruhaniyeti bereketine olduğuna itikad eyleye… Her ne kadar bu alemde sonradan zuhur etti ise de, bunların hepsi mürşidin olup, kendisi onun memlûkü, kölesi; yediği ve giydiğinin mürşidin kereminden ve zıll-ı inâyetinden olduğunu bilmesi gerektir.
Mürşidine bir şey ikram ederken de, ona mahcub olacak yerde vermeye… İkram ve nimetini mürşidine izharı kasd etmeye… ve bizzat mürşidine vermeyip, hàdimi veya posta vasıtasıyla gönderip, kabulünü rica ede… Zàhiren ve bâtınen Cenâb-ı hakk’a tazarru ve istinad ile mürşidine iltica ede.
Bir nesneyi mürşidine nezreylese, kabul yönünden akvâ ve riyadan uzak olur. Verilen şey malının ziyade temizinden ola; kabulünü kendisine minnet ve nimet saya, ve Hak Teàlâ’ya şükreyleye.
Hikâye olunur ki: Bir mürid bazı ihtiyaçları sebebiyle şeyhine mühim bir ikramda bulunmuş Fakat şeyh efendi bu müridi arkadaşları arasında medhedince, mürid şeyhine:
“-Ben o meblağı annemin rızası olmadan size vermiştim, vâlidem şimdi onu geri istiyor; vermenizi rica ederim!” demiş.
Şeyh efendi de getirip vermiş. Müridler de bu işe taaccüb etmişler. Lâkin akşamdan sonra herkes dağılınca, mürid o aldığı bin altını yanına alıp, şeyhine varmış:
“-Efendim, beni arkadaşlarımın arasında medh ve senâ buyurmanızı ve halk arasında bununla memnûniyetinizi bildirmenizi arzu etmedim. Bu sebepten nefsimi horlamak ve arkadaşlarımın arasında arasında kıymetimin olmamasını sağlamak için böyle yaptım. Kusurumun affını ve aynı meblağın kabulünü rica ederim!” demiş.
Şeyh de müridin bu halini tahsin edip, çok beğenip, edal-i makbûlînden kılmış.
Nitekim hadis-i şerifte:
(İnnemel-a’mâlü bin-niyyât, ve innemâ liküllimriin mâ nevâ)
[Ameller niyetlere göredir. Muhakkak her kişi niyetlendiğini bulacaktır.] buyrulmuştur.
İHLÂS, FEYZ ALMAK İÇİN KALBİ HAZIRLAMA 
İhlâs-ı mürid şol keyfiyette olmalıdır: Mürşidi Rasûlüllah SAS’in nâibi, vekili, halifesi ve zıllullah fil-àlem olduğunu bilip; mürşid kendisini reddederse, Allah-u Teàlâ ve Rasûlünün de reddeylemesine; ve kabul eylerse, Allah ve Rasûlünün de kabul buyurmasına vesile olacağı itikadında olması gerektir. Bir müridi eğer şeyhi reddecek olsa, şeyhinin şeyhi dahi kabul etmeyip, ta Rasûlüllah’a kadar hiçbiri kabul etmez.
Mürşidde bir ruhaniyet vardır ki, hiçbir halde müridden ayrılmaz. Bazı müridler bu ruhaniyeti üzerlerinde gördükleri için, uyku zamanlarında bile ayaklarını uzatmağa cesaret edemezlermiş. Bu hali her müridin görmesi mümkün olmasa dahi, görür gibi itikad etmelidir. Bu itikad sayesinde, görmüş olan mürid ile feyzde müsâvi olur.
Ruhaniyyet-i mürşid hâlet-i nezi’de, yâni can verirken ve kabirdeki süâl zamanında, müridin yanında hazır olup, sual meleklerinin cevaplarına yardım ederek teselli verir ve korkusunu teskîn eder. Şeytan ise mürşid-i kâmili görünce hemen kaçar, Hazret-i Ömer RA’dan kaçtığı gibi.
Ruhaniyyette hicâb ve perde gibi mânî olacak şey, madde ve müddet yoktur. Ve dahi ihvanlarımızdan bazıları bu hâli müşâhade ettiklerini de beyan etmişlerdir. Bu hâl kudret-i ilâhiyyeye râcîdir. Ve kudret-i Hakk’a iman etmek gerektir ki, erkân-ı imandandır. Bu gibi şeylerde aklın tasarrufu yoktur. Hemen böylece itikad lâzımdır. Hak Teàlâ mürşidlere, gıyablarında yâni hazır olmadıkları zamanda vâkî olan işleri görecek göz ve işitecek kulak verdiğine itikad eyleye… Her ne kadar mürşid kendisine bildirmezse de, öylece itikad etmek gerektir. Şu hadîs-i kudsîde:
(Lâ yezâlül-abdü yetekarrebü ileyye bi’n-nevâfili hattâ uhibbehû, fe izâ ahbebtühû küntü sem’ahüllezî yesmeu bihî ve basarahüllezî yebsuru bihî)
[Kul nâfilelerle bana durmadan yaklaşır, nihayet onu severim. Bir kere de onu sevdim mi, artık o kulumun işiteceği kulağı olurum, göreceği gözü olurum.] buyruldu. Başka bir rivâyette; (Febî yesmeu ve bî yebsuru ve bî yebtışu ve bî yemşî ve bî yentıku) vârid oldu.
Hak Teàlâ’nın;
(Ve mâ rameyte iz rameyte ve lâkinnallàhe ramâ)
[Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı.] (Enfal: 17)
kavl-i şerifi bu mânâya işarettir. Eğer böyle itikad ederse, mürşidin feyzi şarktan garba, (doğudan batıya) kadar her tarafı doldurur. Güneşin ziyâsının her tarafı doldurduğu gibi.
Mürîd her nerede olursa olsun, feyz dalgalarına dahil olduğunu bilmesi gerektir. Çünkü feyz alabilmenin anahtarı bu inanca bağlıdır. Ve dahî ehl-i keşf olan mürid, mürşidin nurunun şark ve garbı ihâta ettiğini görür. Eğer mürid bundan noksan görürse, noksanlık ve zaaf mürşidin nisbetinde değil, onun keşfindedir. Kezâ mürşidinin uykusunun, kendisinin gece sabaha kadar ibadetinden, yemesinin ise kendi orucundan efdal olduğuna inanmalıdır. Ve mürşidinin bir nefeste terakkisi, kendisinin bütün ömründe, riyâzat ve sülûkündeki terâkkîsi kadar olduğunu kabul etmelidir.
Mürşidi kendinde olan kudret-i kudsiyye ile bir kimseye nazar etse, Cüneyd-i Bağdâdî ve Bâyezid-i Bistâmî (kuddise sirruhümâ) makamına îsâl eder. Bu nazara uğrayan veya nâil olan kimse, ne kadar kötü ve fâsık dahî olsa, makàm-ı âlîye vâsıl olur, ancak bu nazarı aramak ve gözlemek lâımdır.
(El-mü’minü yenzuru binûrillâhi)
[Mü’min Allah’ın nuruyla bakar.] buyrulmuştur.
(Vallàhu alâ külli şey’in kadîr.)
[Allah her şeye kàdirdir.] (Bakara: 284)
Feyzi taleb şöyle olmalıdır ki; Mevlâyı tâ içinden samimi olarak istemelidir, ve bu istek hakîkî muhabbetle olmalıdır. Öyle ki, o taleb onu, mâl, câh, mansıb, ehl ü iyâl ve bütün mâli oluğu şeylere, hattâ vücudana dahî iltifattan fânî kıla. Çünkü Allâh-ü Teàlâ, hizmetleri âli ve yüksek olan kimseleri sever. ve talebine, ameline güvenmeyip ancak allah’ın fazlına güvene, çünü ameli güzel dahî olsa, fazl-ı ilâhi ile bir olamaz. Ve kezâ, ebediyyen bir lahza ve bir an dahî Hak Teàlâ’yı talebden gàfil olmaya. Ve talebinde Hakk’ın rızasından başka bir şey istemeye ki Hak’tan uzaklaşmış olmasın. Zîrâ Hak Teàlâ hiç bir şeyde ortaklı kabul etmez. (Risâle-i Halidiyye Tercümesi, sayfa 27)
Talebinde kat’iyyen duraklama yapmaya. Çünkü bunda tehlike vardır. Bu hususta;
(Men istevâ yevmâhü fehüve mağbûnün)
buyrulmuştur. Yâni, “Bir kimsenin iki günlük ameli birbirine müsâvî olursa, yâni ikinci günkü ameli evvelki günden ziyade olmazsa, o kimse ehl-i hüsrandır, zarar ve ziyandadır.”
Yine Efendimiz SAS:
(Allàhümme innî eûzü bike minel-hûri ba’del-kûr) [Ey Allahım, ziyadelikten sonra noksanlıktan sana sığınırım!] buyurmuştur. Buradaki hûr noksan, kûr de ziyade demektir. Hakkı talebde duraklama iki sebepten hâlî olmaz: Biri, kişi bilmeden gönlünün başka şeylere teveccüh etmesidir. Biri de günah işlemesidir. Bunun için derhal tevbe ve istiğfara devam etmeli ve yanlış yolları ve günahları terk etmelidir. Çünkü günahlar terk edilmedikçe, istiğfar fayda vermez.
Ammâ (li-eclil-istifâze) kalbi hazırlama keyfiyyeti şöyle olmalıdır: Hayal ve havâssını dünya ve ahiretten ve cemi’ ahvâl-i bâtıneden, belki kendi varlğından kat’ edip cümle mâsivâyı unutur gibi ola… Ve mürşidin kalbinden feyz-i ilâhîyi talib olduğu halde, nazarını, basîretini iç gözünü kalbinin derinliğine eriştirip, kalbini mürşidin kalbine muttal ve feyzin gönlüne akışını mülâhaza kıla. Bir vechile ki, Zât-ı Mukaddes Celle Şânühû’dan hiç bir vechile gàfil olmayarak ve gâyet içi yanarak tazarrû, niyaz ve muhabbetle muntazır ola ve şöyle itikad ede ki: Kalb feth oldukta feyz-i ilâhî denizler misâli kalbe tevccüh eyledi; ve kendisini her ne kadar idrâk etmese de yine öylece itikad eyleye; çünkü idrâk vüsûle şart değildir; belki şartı istemek, hemen vüsûle inanmamaktır.
VİRD, HATİM VE ZİYARET EDEBİ 
a. Dersini yapmak edebi: 
Mürid evvelâ abdest alıp, kimsesiz tenhâ bir yerde Kıble’ye karşı, sağ incikleri üzerine oturur, ayaklarını sol tarfından çıkarır. Bütün his ve düşüncelerini bırakıp, 5 veyâ 15 veyâ 25 kere istiğfar eder. Sonra zelil ve miskin bir halde îtiraf-ı kusur ile birlikte, kabul için ve zikre tevfîk, sünnetlere ittibâ ve hüsn-ü hâtime için dua eder.
Târikatımızın piri olan Bahâeddîn-i Nakşıbend K.S. Hazretleri’nin ruhuna, bir Fâtiha, üç İhlâs okuyup hediye eyler.
Sonra gözlerini yumup, kendisini yatakta yatar vaziyette gözünün önüne getirir. Ve bu yatışının son yatış olduğunu mülâhaza ederek, bir korku içinde iken imdâd-ı ilâhî erişip, “Eşhedü en lâ ilâhe illallàh, ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlühû” dediğini; o sırada da Hazret-i Azrâil AS’ın canını almış olduğunu, ahiretteki yerlerini gösterip başının ucuna bıraktığını düşünür.
Bu arada cenaze yıkayanla komşuların gelip soyduklarını ve teneşir tahtasına konup yıkanarak temizlendiğini, abdestlenip kefene sarılarak tabuta konduğunu, komşuların gelip götürdüklerini, musallâda namazını kılıp duadan sonra ahiret evine teslim ettiklerini; dua ve telkinden sonra herkesin evine dönüşüyle, orada yapa yalnız kaldığını ve bu karanlık yerde hiç kimseden bir yardım olmadığını; huzûr-u Bârî’de korku ve dehşet içinde, son derece zillet ve meskenet içerisinde dururken, iki sorgu meleği gelip:
(Men rabbüke ve men nebiyyüke ve mâ dinüke ve kitâbüke ve mâ kıbletük?) [Rabbin kim? Peygamberin kim?.. Dinin ne? Kitabın ne?.. Kıblen neresi?..] diye kendisine sorulduğunu tahayyül ve tahattur eder.
Bunun üzerine, “Rabbim Allah, dinim İslâm, peygamberim Muhammed Mustafa SAS, kitabım Kur’an-ı Azîmüş-şân ve kıblem Kâbe-i Şerif’tir.” diye cevap vermeyi, Mevlâ cümle ümmet-i Muhammed’e ve bizlere de nasîb ve müyesser eyleye… Âmîn!
Bu cevâba mukabil melekler de, “Allah senin yerini sana mübarek etsin!” derler, giderler. İnşâallah Cenâb-ı Hak kabirlerimizi ravza-i cînân eyler… Pirlerimiz de imdâdımıza yetişip, ruhen ve mânen onlarla birlikte, ahiret âleminde Cenâb-ı Hakk’ın zikriyle meşgul oluruz. Cesed kalır orada.
Mürid, bu mülâhazaya hiç olmasa 15 dakika kadar devam ede. Buna râbıta-i mevt derler. Hergün dersten evvel güzelce ve canlıca bunu tekrarlayıp, düşünmelidir.
Sonra mürşidine tevessül edip, onun karşısında imiş gibi, onun iki gözü arasına bakar olduğunu tahayyül eyleye; zîrâ burası mahall-i feyzdir. Ve mürşidinden gözünü kat’iyyen ayırmaya… Bu râbıtanın bizzat gönlün içine girdğini mülâhaza ile, yine 15 dakika kadar bu hâli muhafaza eyleye.
Eğer zikir vaktinde mürşidin vech-i şerîfini kalbine karşı ve nefsini nefsine karşı, ona bakar olduğunu mülâhaza etse, bu da dalgınlıktan ve gafletten kurtrır. Buna da râbıta-i şerif denir. Bu tahayyül ve râbıta, çok büyük faydası olan iK.S.îr-i âzamdır. Nefsi öldürür, şeytanı kaçırır. Feyyâz-ı Mutlak Hazretleri’nden feyz-i hakîkî ve feyz-i ilâhîye kavuşmağa vasıtadır ve Hak Celle ve A’lâ’ya vusûle götürür. Bazı muhakkıkîn, “Rabıta zikirden hayırlıdır.” demişler ki, bazı mübtedîlerin haline nisbetle demektir.
Müridin itikâdı şu vechile olmalıdır: “Mürşidim beni kabul ederse, indallah, yâni Allah-u Teàlâ yanında kabul olunurum. Eğer Hal Teàlâ’nın dergâhından koğulsam, mürşidim beni kabul eylemekten gayri bana kurtuluş yoktur.” diye inana… Ve kezâ meded, himmet ve kabul için devamlı olarak mürşidine tazarru ve ilticâ gerektir.
Eğer râbıtayı kalbine indirirse, câizdir. Ve râbıtadan sonra,
(İlâhi ente maksûdî ve rıdàke matlûbî, a’tınî mahabbeteke ve ma’rifeteke) [Allahım, maksudum sensin ve ben senin rızanı istiyorum; bana senin muhabbetini ve ma’rifetini ihsan eyle!] diye…
Fakat mânâsını kemâliyle mülâhaza eylediği halde, üç kere söyleye. Ve bunda sıdkını, doğru söylediğini konrol edip araştıra. Eğer sıdkı, dürüstlüğü yoksa, çokça müteessir olup tevbe ve istiğfara devam ede. Ondan sonra vukûf-u kalbî ile iştigâl ede…
Vukûf-u kalbî odur ki, havâssı (duyguları) bütün meşgalelerden, düşünce, vesvese ve hayâlâttan âzâde olarak, (Allàhu ehad) lafz-ı şerîfinden murad olan Zât-ı Ecell-ü A’lâ Hazretleri’ne bütün kalbiyle, toplu olarak mütevvcih ola… Kalbine yönele; bütün nazar-ı dikkatini kalbine toplayıp, kalbin ortasına ve derinliğine teveccüh ede.
Bu mülâhazada yine 15 dakika veya daha fazla durmağa çalışmalıdır. Bu hal ile müstağrak ola, gece günüz hiç bu hâleti kaybetmeye… O vakit şahıstan, belirli sayarak zikretme mükellefiyeti kalkar. Çünkü zâten zikirden murad adetler değil, bizzat mezkûrdur.
Vukûf-u kalbî tarikatın rüknü, belki de esas binasıdır. Her taatte, kıyâm, okuma, oturma, secde hallerinde, hattâ yatakta, hattâ helâya giderken, vel-hàsıl her zaman ve her yerde lâzımdır.
Eğer zikir ve tâat vukûf-u kalbîden hàlî ve àrî, yâni boş olsa, ruhsuz sûret gibidir ve mûteber sayılmaz. Vukûf-u kalbîden sonra lafza-i celâl, yâni Allah ism-i şerifini ana… Kalbinden cereyan eder mülâhazasıyla, zikr-i kalbîyi suyun aktığı gibi akıta ve bütün cevârihi, a’zâları sakin olup, belki bütün ihtiyar ve iradesini de yok ederek, ölü gibi ola… Ve sadece hıfz ve hesap için nazarı zikrine hasretmekle beraber, kalbini serbest bıraka ki, kalb bizzat ihtiyar eylediği husus ile meşgul olabilsin.
Eğer kalb, Zât-ı Mukaddes CC mülâhazasına müstağrak olsa, dalsa, kaybolsa, kendinden geçse, kâfî olup Allah ism-i şerifini zikreylemese de yine ahsen ve akvâdır, yâni güzeldir. Zîrâ zikirden murad, zikrolunandır. O da râbıtada hasıl olmuştur. O halde iken kalbi zikre döndürmek câiz olmaz. Zîrâ zikir dahi gayrıdır.
Eğer virdini yapacak mikdarı o hal, o gaybûbet, dalgınlık ve kendinden geçme devam ederse, yâni müstağrak bil-hàl olsa, virdini, dersini eda etmiş olur.
Ve kalbi binefsihî müştegıl olup, cemî mâsivallahtan gaybet hàsıl olunca, mezkûr ile meşgul eyleye… Halbuki kalb, ikrah ile ellibin sene meşgul olsa, mürid vâsıl olamaz ve bir hal sahibi de olamaz.
Eğer kalb her zaman Zât-ı Ecell-ü A’lâ Hazretleri’ni bilâ misil mülâhazaya meşgul olup da, sonra bazı hayalât ve vesvese arız olmasıyla huzura devam edemezse, zikre avdet eyleye… Yâni mülâhazadan zikre döne… Ve tekrar gaybet eseri zuhur etse, o yokluğa, gaybete teslim olup zikrini bıraka ve buna devam eyleye…
Ve her yüzde bir kere, vesvese anında,”İlâhî ente maksûdî ve rıdàke matlûbî, a’tınî mahabbeteke ve ma’rifeteke” diye…
Eğer vesvese gitmezse, mürşidinin ayağını kalbine koya. Ve râbıtaya tevesül eyleyip, mülâhaza ile zikrine meşgul ola. Vesvese gidinceye kadar, mânâyı düşünerek mütemâdiyen istiğfar eyleye…
Râbıtanın vechi kendi kalbine karşı olduğu halde mülâhaza kıla… Ve eğer inkıbaz devam ederse gusl eyleye… Ve her bir gaflet ve hatâsından, mürebbîsi ve mürşidi hakkındaki sû-i edebden nâşi 25 kere istiğfar eyleye ve iki rekât tevbe namazı kıla… Kalbiyle, “Yâ Fa’àl!” ism-i şerifinin mânâsını da mülâhaza ede. Bir rivayete göre de:
(Sübhànallàhil-melikil-hallâk: İn yeşe’ yüzhibküm ve ye’ti bihalkın cedîd. Ve mâ zâlike alellàhi biazîz.)
[Melîk ve Hallâk olan Allah’ı tesbih ederim: “O dilerse sizi yok eder, yeniden başkalarını yaratır. Bu Allah’a göre zor değildir.” (Fâtır: 16-17)] demek gerektir.
Akar sular, rüzgârlar, değirmen sesleri tabii bir zikirdir bunlar da gafleti gidermeğe sebep olabilir. Ve bâhusus kalb kırıklığı ve ağlamalar da Allah-u Teàlâ’nın zikrine ve Hak Teàlâ’ya vusûle sebep olur. Bu haller zâkirin mahbûbiyyetine de alâmettir. Hak Teàlâ, “Benim rahmetim, kalbleri kırık olan kullarımadır.” buyurmuştur.
Mürid nefsine hitab edip:
“–Taleb olunan şey aziz, maksadlar da gàyet nefis… Ben bu halimle, aziz olan şeyi istemeğe hiç de lâyık değilim! Ve lâkin, onların kapısı önünde oturur, o hakîkî taliblerin hallerine özenerek onlara benzemeğe ve mürşidimin emrine imtisâlen yapmağa çalışırım. Her ne kadar ben onlardan olmasam ve olamasam dahi, bana onlara benzeme devlet ve saadeti yeter.” demelidir.
Cenâb-ı Hakk’ın müride ihsan ve takdir ettiği feyzi mülâhaza ederek, “Dostunun bütün işleri dostun mahbubudur. Dost dostundan gelen her şeyi sever; eğer gül ve eğer diken… Benim hiçbir dileğim ve muradım yoktur; ancak dostumun arzusu, isteği, muradı, benim de arzum, isteğim ve muradımdır. Benden her ne murad edersen, o benim ayn-ı muradımdır.” deyince, hemen o saatte bütün zararlar ondan gider. İşte latîfe-i kalb zikri budur. Ol latîfenin nuru omuzun hizasından yükselip çıktıkça, zikir latîfe-i ruha ve sırasıyla diğer latîfelere de nakil ve telkin olunur.
Ruh’un yeri, sağ memenin iki parmak altı; sırr’ın yeri, sol memenin iki parmak üstü; hafî’nin yeri, sağ memenin iki parmak üstünde; ahfâ ise göğsün ortasındadır. Latîfe-i nefs; bu da iki gözün arasıdır.
Zikir sonra latîfe-i cesed’e naklolunur. Böylece cemî eczâsında zikrolunur. Cemî eczâda zikirden yakaza, uyanıklık ve uyanma hasıl oldukta, buna sultàn-ı ezkâr tesmiye olunur. Bundan sonra tevhid’e ve nefy ü isbat zikirlerine ve murakabelere geçilir. Lâkin bunları kitaplardan öğrenmek sûretiyle öğrenip, kendi kendine yapmak mümkün olmaz. Yapılsa da tesiri olmaz.
Zikrin en az miktarı beşbin olup, çoğuna nihayet yoktur. Bir oturmada yaparsa, tesiri daha çok olur. Fakat müteaddit oturumlarda da caizdir. (Bu zikirlerde vukûf-u kalbî dâimîdir. Her ne kadar diğer latîfelerin yerleri ayrı ayrı ise de.) Sâlikler için yirmidört saatte en azı yirmibeşbindir.
Bundan sonra müride nefy ü isbat telkin olunur: Vukûf-u tam için evvelâ cemî-i şuurunu ve idrakini kalbinin derinliğine indire… Ve sonra bütün hàtıra ve vesveselerini çıkarmak kasdıyla nefesini unf ile, şiddetle sonuna kadar ihrac ede… Lâkin bu ihrac vukuf kuvvetiyle ola… Zîrâ vukuf kuvvetinin, her zaman bütün hatarâtı def etmekte pek büyük faydası vardır.
Sonra nefesini içine çekip göbeğinde saklaya… Ve (Lâ) lafzını mânâsıyla birlikte mülâhaza ile göbeğinden dimağın üstüne kadar uzata… Ve (ilâhe) kelimesini sağ omuzuna indire ve hayalinde hıfz ede… Ve (illâ) kelimesini sağ omuzundan kalbin üzerine doğru uzatıp, (Allah) kelimesini kalbin derinliğine gayet şiddetle indire… Ve tek adet olmasına dikkat ede. Meselâ, 5, 7, 9, 11, 13, 15, 17… ilâ âhirih gibi, nefesinin kudreti miktarı yapıp 21’de tamam ede. Ve 21’de veya nefesinin bittiği tek adette, (muhammedür-rasûlüllàh) diye.
İki nefes arasında da, (İlâhî ente maksûdî ve rıdàke matlûbî) diye. Ve lâkin bütün zikir esnasında vukûf-u kalbîye dikkat ve ihtimam son derece lâzımdır. Mutlaka 21 yapacağım diye, huzuru bozacak şekilde nefesi saklamaya, habsetmeye. Dünya işleri ile kalbin meşguliyeti, feyz kapılarının kapanmasına sebep olur.
Zikir şu şartlarla olur: Niyet, vukuf-u kalbî, mülâhaza-i kelime-i (Muhammedür-rasûlüllàh. İlâhî ente maksûdî ve rıdàke matlûbî.); tek adede riayet ederek.
Böylece (Lâ)’yı göbekten dimağa uzatmak; (ilâhe)’yi sağ omuzda, (illâ)’yı kalbe doğru uzatmak; (illallah) kelime-i tayyibesini sertçe kalbe indirmek. Zikri aç karnına yapmak. “Çok açlık ve çok tokluk feyze mânîdir.” demişlerdir.
Bütün bunları, mutlak bir üstâz-ı kâmilden ders alarak yapmak kendi kendine yapmağa çalışmakla, vaktin ve ömrün ziyâından başka bir şey elde edilmez; tıbbın, kimyânın kitaptan öğrenilmesi mümkün olmadığı gibi… Böyle kâmil ve mükemmil bir üstâzı bulmak için de doğuyu, batıyı gezip bulmağa çalışmak gerektir.
Nasıl ki demirin yumuşaması için, ateşin içine girmesi ve orada yumuşayıncaya kadar durması lâzımsa; hallerin de böylece erbâbına lâyık ve kâmil bir hizmet neticesinde elde edileceği şüpheden âzâdedir.
Bundan sonra sâlike ehadiyyet, maiyyet ve sâir murâkabeler öğretilir. Daha sonra velâyet-i suğrâ ve velâyet-i kübrâ vardır ki, Allah-u Teàlâ’nın lütuf, kerem ve inâyetine bağlıdır. Mertebe-i nübüvvet, SAS Efendimiz’in ahirete teşrifleri ile tamam olmuştur; fakat mertebe-i velâyet cârîdir. Bazı zevât-ı kirâm Rasûlüllah SAS’e ittibâ edip, âsâr-ı şerifine uyduklarından, hàssaten Rasûlüllah SAS Hazretleri’nin nurundan iktibas ederler.
(Zâlike fadlullàhi yü’tîhi men yeşâ’, vallàhu vâsiun alîm.)
[Bu Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.] (Mâide: 54) buyrulmuştur.
Şu muhakkak bilinmelidir ki, maksûdun, yâni muradın ve gàyen hakîkatte ma’bûdundur. O halde insanın evvelâ içini bütün boş maksatlardan ve cemî mâsivallahtan, yâni Allah’ın rızasından gayri her hatıradan temizlemesive boşaltması gerektir. Çünkü dolu kaba, içindekini boşaltmadıkça bir şey koymak nasıl mümkün değilse, gönülleri de Hak rızasından gayri dünya emellerinden ve maksatlarından boşaltmadıkça, oraya nûr-u ilâhi giremez! Kötü huy ve ahlâktan temizlenmeyen insanda, iyi huy ve ahlâkların belirmesine imkân olamayacağı mâlûmdur.
Ve yine diyorlar ki, bir kimsenin maksudu Hak Celle va a’lâ’dan gayri olsa, İslâm-ı hakîkî mertebesine vâsıl olamaz. Yâni, kâmil ve olgun bir müslüman olamaz.
(El-mü’minü kel-bünyân)
[Mü’min bir binâ gibidir.]
(El-müslimü men selimel-müslimûne min lisânihî ve yedihî) [Müslüman o kimsedir ki, bütün müslümanlar onun elinden, dilinden selâmettedir.]
(El-müslimûne kel-cesedil-vâhid) [Müslümanlar bir vücud gibidir.]
Bu mertebelere ulaşmak ancak hakîkî müslümanlıkla olur.
b. Hatm-i Hàcegân’ın Tarifi
Evvelâ 25 kere istiğfar olunur. Bu 5 veya 15 de olur. Sonra gözlerini yumar, rabıta-i şerifle beraber kalbine nazar eder. Sağdan 7 kişi Fâtiha-i Şerife okur. 100 salevât-ı şerife, 79 Elem neşrah leke Sûresini okuduktan sonra, 1001 İhlâs-ı Şerif okunup, bu kere soldan 7 kişi Fâtiha-i Şerife okur. 100 salevât-ı şerife ile bir de aşr-ı şerif okunarak duası yapılır.
Vukûf-u kalbîye her zaman dikkat etmek lâzımdır. Zîrâ avâmın kıraati lafızdadır. Havâssınki ise, kıraat-i elfâz ile tedebbür-ü mânâdır; yâni mânâsını düşünmektir. Havâssül-havâssınki ise, intizâr-ı feyz-i ilâhî ve hatim bitinceye kadar feyzin kalbine nüzûlünü itikad ile beraber, Zât-ı Akdes Celle ve A’lâ’ya teveccüh-ü tam ile teveccühtür.
Hatmin sonunda ruhàniyyet-i meşâyih-ı mezkûrînden teveccüh ve feyz iltimas edip, hatimde onların da ruhàniyetlerinin bulunduğunu itikad etmek, hatmin âdâbındandır.
c. Gerek Hayatta Olan ve Gerek Ahirete Göçen Meşâyihın Ziyareti Âdâbı
Evvelâ niyeti hàlis ede; şöyle ki, “O zât evliyâullahtan bir velîdir.” diye itikad eyleye. Müridlerin ziyaretinde ise, yalnız Hakk’ın rızasını kasdedip, dünyevî ve uhrevî başka bir kasd ve niyeti olmaya… Gezme veya imtihan için de bir niyeti olmaya… Kerâmet görmek gibi bir kasdı da olmaya… Zîrâ imtihan kasd edenlerin mel’unluğu beyan olunmuştur. Ve bu gibilerin netice itibarıyla helâke uğradıkları, İbn-i Hàcer-i Mekkî’nin Fetevâ hàtimesinde mezkûrdur.
Keramet ise velâyet ve efdaliyette şart değildir. Lâzım olan kuvvet-i irfâniyye ve yakîniyyedir. Bazan da meşâyih müridini imtihan için câhilâne ve bilmez görünür. Belki müridleri, şeyhlerin imtihanından hiçbir an hàlî kalmazlar, dâimâ imtihan içindedirler.
İkincisi, abdestli ve gusüllü olmak lâzımdır. Üçüncüsü, mürşidine râbıtayla bir Fâtiha, üç İhlâs ile yürümeğe başlaya… Asîlere de şefî olmasını mülâhaza eyleye. Bütün günahlardan, amellerinden ve zühd ü takvâsından bir kaç kere istiğfar ile, nefsini àsî bilip, amellerden de müflis bile… Ve bir şey bilmeyen cahil addede… Huzur-u ilâhîde imiş gibi, kendisinden bir şey demeye.
Mürşidin müridleri imtihanı için, Hazret-i Mûsâ AS ve Hazret-i Hızır AS arasında vâkî olan kıssayı hatırlaya. Yol esnasında yorgunluk ve meşakkatten ezâlanmayıp, belki Hak Celle ve A’lâ’nın fazl, in’am ve ihsânı bile… Zîrâ mürşidini kasdeden kimse, Hak Celle ve A’lâ’yı kasdeder. Sıdk u muhabbetin alâmeti ise, dostu tarafına vüsûl için gittiği yolda müteezzî olmamaktır.
Ve dahi mürşidinden feyz ve inâyet-i bâtıniyyeden başka bir şey taleb etmeye. Muamele-i zâhirede kendi ile mükâleme ve konuşma ummaya… Zîrâ ehlullah, muhabbet ettiği kimse ile zâhir muamelesi yapmazlar. Ve ziyaret ettiği kimsenin ilim ve ameline, bâtınına kemâliyle itikad edip, gördüğü hareketleri hikmet ve maslahata te’vil ede. Ve hakkında olan havâtırdan istiğfar eyleye.
Dördüncüsü; ziyaret kasdettiği zât ister hayatta ve ister ahirette olsun, hizmetine giderken feyz almak için kalbini onun kalbine, vukûf-u kalbî üzere rabt edip, hizmetine eriştikte dahi aynı minval üzere dura. Bu dört şartta diri ve ölü birdir.
Beşincisi; kapılarından her bir kapıdan geçtikçe, (Esselâmü aleyküm, tahiyyeten minnî ileyküm) deyip, Fâtiha ve İhlâs okuya.
Altıncısı; ziyaret ettiği ölü ise, arkasını kıbleye çevirip, yüzünü ölüye karşı ve ayağı ucuna yakın dura… Ayakta selâm verip, Fâtiha ve İhlâs-ı Şerif okuya ve sonra oturup aşr-ı şerif kıraat eyleye. Sonra ol velînin kalbini kendi kalbine yapıştırdığı halde, kalbinden istifâza eyleye ve kendi kalbini ölünün kalbinden bir miktar aşağıda bulundura. Vukuftan gaflet etmeye. Gàyet tazarru ve inkisâr ile istifâzaya ve kesret-i feyze ve ondan kalbine feyz vusûlüne hüsnüzan eyleye… Zîrâ feyzin vusûlüne medâr olan, vusûle itikad ve ona hüsn-ü zandır; rü’yet ve idrak değildir.
Dikkat; sonra dua eyleye. Mürşidini eğer başka ise, mezardakine şefî ve vesîle edip, mürşidine de o mezardaki velîyi şefî kılıp mürşidiyle ona tevessül eyleye. Tâ ki, ol velînin lütfu kendi ile beraber ve hakkında nazarı ziyâde ola…
Yedincisi; Fâtiha ve İhlâs veya aşr-ı şerif okuyup, (Esselâmü aleyküm tahiyyeten minnî ileyküm etevesselü biküm fî teshîl-i umûrid-dünyeviyyeti vel-uhreviyye) diye… Okuyarak girdiği gibi, yine okuyarak çıka… Münasebetsiz hallerden son derece sakına… İki tarafına bakmaya.
Ziyaret usûlünün en güzeli budur.
SÜLÛK VE MÜCÂHEDE EDEBİ 
Sülûk ve mücâhede edebi bir kaç nevi üzeredir.
1. (Ve mâ halaktül-cinne vel-inse illâ liya’budûn)
[Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.] (Zâriyât: 56) nass-ı sübhànîsine imtisâlen, kulluktan gayri bütün garazlardan niyyetini tasfiye etmektir.
Gerek umûr-u dünyeviyyeden ve gerekse umûr-u uhreviyyeden ve hattâ kalb açıklığı veya velîlik ve kerametlere erişmek gibi bütün gàyelerden ve maksatlardan âzâde, basar u basîretini sırf rızâ-yı Bârî için, her bir tahayyülâttan münezzeh olan Zât-ı Ecell-ü A’lâ Hazretleri’ne nasb eyleye. Bir vech ile ki, Zât-ı Bârî’yi yine Zât-ı Ecel için murad ede. Yâni aslâ garaz ve ivaz için değil! Ve kendisine bunlardan bir şey ârız olsa, tevbe ve istiğfar eyleye…
2. Cemî günahlardan tevbe guslüyle gusl edip, nefsini ölü addede. Ve iki rek’at namaz kılıp, tekar dünyaya gelmekten ümidi kese. Zîrâ tekrar çıkacağını ümîd eden kimse mânen hâriçtir, girmemiştir, halvete dâhil değildir.
Nefesinden her nefesi son nefes addedip salevâtta, halka-i zikirde ve sülûkte ve hiçbir nefeste gàfil olmaya ki, Mevlâsından gafleti esnâsında ruh bedenden huruc etmeye. Zirâ medâr-ı bâtınadır.
(İnnemel-a’mâlü bin-niyyât)
[Ameller niyetlere göredir.] buyrulmuştur.
3. Abdeste devâmdır.
4. Gece ve gündüz zikre devamdır.
5. Vukûf-ı kalbîdir, velev ki helâda olsa.
6. Def-i hâtırâdır, velev ki ahiret hatıraları dahî olsa.
7. Her anda kalbe devâm-ı talebdir.
8. Kalbini mürşidin kalbine rabta devâm edip, istifâza için mürşidin kalbinden ayırmamaktır.
9. Mûcib-i şer’înin gayrı kelâmı yapmamaktır. Yâni zarûriyât-ı dîniyyeden gayri söz söylememektir.
10. Yemeği azaltmaktır ve hayvânî gıdaları yememek evlâdır.
11. Uykuyu azaltmaktır. Huzûr-u Bârî’yi (CC) müşâhededen, teeddüben ayak uzatmaK.S.ızın uyumak gerektir ve evlâdır.
12. Cemî-i nâstan ve enâmdan, hattâ mürîd-i gàfilden uzletir, kaçmaktır. Zîrâ gàfilin gafleti kalbine mün’akis olup, gaflet, vesvese ve tefrika îrâs eder; kaçınmak ve sakınmak evlâdır.
13. İhlâslı bir kimsenin veyâ gàfil olmayan temiz bir mürîdin pişirdiği bir çorba-yı helâl ü tâhirden yemektir ve yerken huzur ile yemeğe dikkat etmektir. Gafletten çok sakınmalıdır. Zîrâ gaflet lokması gaflet getirir; huzur lokması da huzur îrâs eder. Yemek yerken rabıta-i şerîfle beraber silsile-i şerifi de kırâet ve nefs-i emmârenin mahv ü perîşanlığı için, sâdâta tevessül ve kendilerinden istimdâd müstehabdır.
14. Murad ve maksadları terk ve himmeti muhafaza etmektir. Şol vechile ki, menfaatlerin husûlü ve mazarratların def’i için himmet etmeyip, teslimiyet ve tevekkül kapısına baş koyup, Hakk’a teslîm-i tâm ile teslîm olmaktır. Zîrâ denilmiştir ki, ibadetten ubûdiyyete erişmekten gayrı şey murad olunmaz.
15. Mübah ve mesnun ve vâcib olan amellerin herbir cüzünde ittibâa niyet etmektir. Akşam ile yatsı arasıda, güneş doğarken ve şafakta teheccüd, duhâ, işrak ve evvâbin namazlarını ihyâ etmeli, kılmalı ve yatarken muhakkak abdesti tazeleyerek şükür namazı kılmalıdır.
16. Nefy-i vücuddur. Zîrâ, (Vücûdüke zenbün lâ yükâsü bihî zenbün âhar) [Senin vücudun günahtır, onunla birlikte başka bir günah giyinme!] denilmiştir. Bunda akvâ olan, mevti temennî, nefsi kırmak ve horlamak ve ümidini kesmek için nefeslerden her nefeste ölüme muhabbet etmektir. Yoksa, kat’iyyen dünya sevgisi kalbdan gitmez. Ve dünya sevgisi de her hatanın başıdır. Belki insanın vücudu dahi kezâlik dünyasıdır. Zîrâ, (Dünyâke mâ elhâke an mevlâke) denildi. Yâni, “Dünya, seni Mevlâ’dan alıkoyan şeydir.” demektir.
17. Nefsini sâlik addetmeyip, belki bir kelb-i akûr, yâni kudurmuş köpek sayıp, insanlar ondan mutazarrır olmasın diye hapsi vacib olmuş görmektir.
18. Vücudundan ve amellerinden me’yus olmaktır, ümid kesmektir.
19. Hak Celle ve A’lâ Hazretleri’ne gayetle hüsn-i zan ile, yalnız fazlına yapışmaktır.
20. Mekrullahtan ziyadesiyle korkmak, havf ve haşyet etmektir. Çünkü mekrullah, gizli bir kahr-ı ilâhîdir. (El-iyâzü billâhi teàlâ an zâlik) [Bu konuda Allah’a sığınmalı!]
21. Mürşidine muhabbet ve ihlâsı çok olmaktır. Bir vechile ki, mürşidini kendisine ferîd itikad ede… Ve rızasını saadet, adem-i rızasını şekâvet bile; hattâ şeyhinin şeyhine takdim ede… Yâni, “Şeyhim beni reddederse, bilâ fark şeyhimin şeyhi de reddeder. Ve eğer kabul ederse, şeyhimin şeyhi de kabul eder.” diye itikad ede. Böylece Rasûlüllah SAS ve Hak CC Hazretleri’ne müteselsil olduğu halde, şeyhinin reddini red, kabulünü kabul bile.
Ve şöyle itikad ede ki: Şeyhi o hüsn-ü nazar ile bir kimseye nazar etse, Bâyezid-i Bestâmî ve Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sirruhumâ) Hazretleri’nin derecâtına eriştirir. Ol nazarı uma ve araya.
Ve dahi Tercüme-i Avârif sahibi zikreder ki, şeyhi tefrid vacibdir ve adem-i tefridde bir şey hàsıl değildir. Ve hafî olmaya ki, bu tefrid meşâyih-i mutasarrifîn haklarında lâzım olup, müteşeyyihîn ü mütearrifîn haklarında caiz değildir. Yâni uydurma şeyhler, mütearrifîn, ilm ü irfan taslakları, tasavvuftan haberi olmayan, kendilerinde ve tuttukları yollarda tasavvuf kokusu bulunmayan, hatta şer-i şerife bile umadıkları halde sofuluktan dem vuran ve etraflarına derviş toplamağa meraklı, benliklerine mağrur, kimseyi beğenmez, kendini herkesten üstün gören zavallılar herhalde değil.
Bu şartlardan haberi olmayan, fakat haberdarmış gibi görünen cahillere intisab ve tearruf eden, tevehhüm eder.
22. Şeyhinden zikrinin tebdilini ve rüyasının tabirini istemeye… Ahvâlinden idrak ettiği şeyi ve kendine hoş gelen rüyasını ketm etmeye… Ve şeyhinin kendisini hoş görmediği vakitte yanına gitmeye… O vakit karîne ile mâlûm olur.
Mürşidinden gayriye halini arzetmeye… Hal sahibi olamadığından naşî himmetinde kusur etmeye… (El-hûru ba’del-kûri) mânâsınca, kemâlden sonra noksanlığa düşmek, noksana ve muâhezeye delâlet eder. Ve ahvâlin zuhurunda şükreyleye… Bu fazl-ı ilâhîye ve inâyet-i nâmütenâhiye alâmettir.
Bil ki âdâbın hududu yoktur. Her makamın ve mekânın kendine göre bir edebi vardır ki, bu da uyanıklık ve Hakk’ın ilhamı ile olur. Şol edeb ki, makama muvafık olmaya; sû-i edeb ve pişmanlığa ve levme münkalib ve müncer olur.
Edeb makama göre olmak lâzım olduğu gibi, edeblerden bazısı, edeb meşreblerine göre de değişir ve birbirinden farklıdırlar. Zîrâ tarikat şeyhleri (kaddesallàhu esrâharüm), sahabe-i kirâm (rıdvânullàhi aleyhim ecmaîn) hazretlerinin ikdamı üzere sülûk ederler. Sahabe-i kirâmın meşrebleri ise gayetle değişiktir. Çünkü onların bazısı, cemî malını infakta hiç tereddüt etmemiştir; Hazret-i Ebûbekir RA gibi. Ve bazısı yarı malını vermiştir; Hazret-i Ömer RA gibi. Bazısı şakayı, mizâhı sever; Nu’man RA gibi ki, onun mizahları çok ve acîbdir. Bazısı da mizaha hiç meyletmez; Hazret-i Osman RA gibi. Bunların hallerini bilenler, meşreblerinin değişik olduğunu da bilirler.
Meşâyih-ı kirâm hazerâtının meşrebleri de böyledir Ve ekseriyâ bir şeyhin edebi, aynı işte bir diğerine uymaz. Esâsen böyle olması da iktizâ eder. Ehlullahın şu sözü bu mânâya işarettir:
(Etturûku ilallàhi biadedi enfâsil-halâik)
[Allah’a giden yollar, mahlûkatın nefesleri sayısıncadır.] Meşrebler de bunun gibi çoktur.
Allah-u Teàlâ Hazretleri din, dünya ve ahirette af ve inayetle beraber, zikr-i ilâhiye tazarru, meskenet ve inkisâr-ı hal ile devamı nasîb ü müyesser eyleye..
MUHAMMED ZAHİD KOTKU (KS)

 

Reklam
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.